Ustun Ongel Ustun Ongel
  
 
    
 
   DUYURULAR
 
   İSTATİSTİKLER
 
    Bugün Hit: 127
 
    Toplam Hit: 6294
 
 
 - Gerçeğe Tecavüz (06.11.2006)
27 Mart 2000, Adana (15 Nisan 2000'de Cumhuriyet Bilim Teknik'te kısa versiyonu yayımlandı)
Gerçeğe Tecavüz
Üstün Öngel
Önceki hafta Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun, tecavüzcü babaya verilen 25 yıllık cezayı kılı kılına 13'e 12 tek oy farkla onaylaması üzerine şaşkına döndük milletçe, sanki çocuğa yönelik cinsel taciz, tecavüz ve genel anlamda istismar konularına çok duyarlı bir ülkede ve dünyada yaşıyormuşuz gibi.
Dünyanın sözüm ona gelişmiş ülkelerinin de, bizim gibi gelişmeye çalışan ülkelerinin de, bu konulara duyarsızlıkta sicili fevkalade bozuk. Bu bozuk sicilin arkaplanını anlamak için, bu konulara en duyarlı olunması gereken 'ruh sağlığı' alanında yüzyıldır neler olup bitmiş, gelin birlikte bakalım. Bakalım ki, o 12 hakimin nasıl bir kültürden/kaynaktan beslendiğini anlayabilelim:
Freud'un Büyük Geri Adımı/
Psikanalizin kurucusu Freud, 21 Nisan 1896'da, Viyana Psikiyatri ve Nöroloji Topluluğu önünde meslekdaşlarına hitaben 'Histerinin Nedenleri' (Ueber die Aetiologie der Histerie) başlıklı bir konuşma yapar. Bu konuşmada baştan sona, yetişkinlerin (babaların) çocuklara (kız çocuklarına) yönelik cinsel taciz, suistimal ve tecavüzleri üzerinde durur. Histeriye yol açan temel nedenin çocuklukta yaşanan cinsel içerikli travmalar (örselenmeler) olduğunu savunur. Fransa'da bulunduğu yıllarda babalarının tecavüzü sonucu hayatlarını kaybetmiş kız çocuklarının otopsilerine girmiş, sonraki yıllarda da kendisine psikanalize gelen kadınların birçoğundan çocukluk yıllarına ait cinsel taciz ve tecavüz anıları dinlemiştir. İşte 1896'da yaptığı konuşma bu bulgulara, 'somut gerçeklere' dayanır.
Konuşmasını bitirdiğinde, salonda buz gibi bir hava eser. Meslekdaşlarının tepkisi, o günle sınırlı kalmaz. Konuşmayı takip eden yıllarda, Freud tam anlamıyla tecrit edilir, kimse ona 'hasta' yollamaz, ailesinin geçimini sağlayamaz hale gelir. Freud, tecrit edilmişliğin ağır yükü, taciz ve tecavüz hikâyelerinin sayısal fazlalığını mantığına sığdıramaması, ve çocukluğunda kendisini ezen babasına da 'sapık' demek zorunda kalacağı korkusuyla, 1902 yılında çok büyük bir geri adım atar: Yaşanmış cinsel taciz ve tecavüzlerin, insanların (kadınların) hayal dünyasında oluştuğunu söyler. Bunlar sadece fantezidir, gerçek değil. Altı yıl önceki konuşmasında savunduğu görüşler basit bir yanılgıdan ibarettir. 1901'de kaleme aldığı, fakat ancak 1905 yılında yayımladığı, 'Dora Vakası' hakkındaki makalede, yetişkinlerin çocuklara yönelik cinsel taciz ve tecavüzlerine artık inanmadığını, kadınların çocukluk dönemine ilişkin bu cinsel fiilleri 'hayal ettiklerini' umuma karşı da ifade eder. Kabahat yetişkinlerin omuzundan alınmış, çocukların sırtına yüklenmiştir.
Oysa, tam da fantezi kuramının başlangıç örneği olarak sunduğu Dora Vakası bile gösterir ki, aslında Dora, babasının arkadaşının cinsel tacizine uğramıştır (babasının da arkadaşının karısıyla ilişkisi vardır). Zaten Dora, uğradığı cinsel tacize inanmayarak kendisine ikinci kez travma yaşatan Freud'la görüşmeye devam etmez. 'Tedavi' tamamlanamaz. Freud, Dora'yı 'iyileştiremez', hayal ürünü olduğunu iddia ettiği cinsel taciz anısından Dora'yı kurtaramaz. Dora'nın anlattıklarının gerçek olabileceğine hiç ihtimal vermez, zira oluşturmaya başladığı psikanaliz kuramının temel önermelerine uymaz böylesi bir kabul (bunu kabul etse, örneğin ödipus kompleksi geçerliliğini yitirecektir).
Ardından 1911'de 'Schreber Vakası' gelir. Paranoya teşhisi ile uzun süre tımarhaneye kapatılmış Almanya'da Baş Yargıçlık yapan Paul Schreber hakkında, Schreber'i bir kez bile görmeden, sadece Schreber'in 'Anılar'ını okuyup, Schreber'in babasını 'kusursuz bir baba' diye niteleyerek, Freud, Schreber Vakasını psikanaliz öğretisi ışığında inceler ve Schreber'in paranoyasının fantezilere dayandığını söyler. Oysa sonradan anlaşılır ki, Schreber'in 'kusursuz' babası, kelimenin tam anlamıyla bir işkencecidir. Oğlunu 'adam etmek' için geceleyin yatağa bağlamaktan tutun da, çene ve dişlerin uygun gelişimi adına çocuğun başına sabitlenen bir çene bandı ve kask takmaya kadar, fiziksel şiddet uygulamıştır bu 'kusursuz baba'.
Freud, Schreber Vakasına, mimarı olduğu psikanaliz öğretisi olguya nasıl bakmayı öngörüyorsa, öyle bakar. Olguyu inkâr eder. Gerçeğe tecavüzün psikanalizcesini sunar insanlığa.
Sandor Ferenczi/
Yıllardır Freud'un yakın çevresinde yer alan Macar psikanalist Sandor Ferenczi, Freud'un 1896'da savunup sonradan örtbas ettiği çocuğa yönelik cinsel taciz ve tecavüz gerçeğini, 1932'de Uluslararası Psikanaliz Kongresinde yaptığı konuşmada yeniden gündeme getirir. Psikanalist ile 'hastanın' seans anında rolleri değiştirdikleri 'karşılıklı analiz' gibi bu alanda çok önemli arayışların da içine giren Ferenczi (bu arayışlarını ancak 1985'te Fransa'da yayımlanan günlüğünden öğrenebiliriz), psikanaliz seanslarında cinsel taciz ve tecavüz anılarına öyle sık rastlar ki, bunların fantezi değil, gerçek olduğuna inanmaya başlar. Ortada, psikanaliz öğretisinin fevkalade yanlış bir yönlendirmesi vardır. Kimse ebeveyniyle cinsel ilişki kurmayı hayal ediyor değildir; ebeveynler (babalar), çocukları taciz etmekte, çocuklara manevi/fiziksel/cinsel anlamda tecavüz etmektedirler.
Ferenczi'nin bu karşı çıkışı, 1896'da aynı türden bir konuşma yapan Freud'un nasıl bir anlamda başını yemişse, 1932'de de Ferenczi'nin başını yer. Freud, 36 yıl önce kendisine reva görüleni, Ferenczi'ye reva görür, yanından uzaklaştırır, dışlar, aforoz eder. Ferenczi bir yıl sonra, muhtemelen kahrından ölür. Çalışması uzun zaman sonra yayımlanır.
Yıllar sonra 1980'lerin başında, Türkiye'de neredeyse hiç tanınmayan Jeffrey Masson adında bir araştırmacı, Freud'un sansürlenmiş mektuplarının tamamını da yayımlayarak, bu konuya yeniden döner. Freud'un temel savlarını çürütecek çok kuvvetli verilerle, hem çocuk tecavüzlerini hem de psikanalizin ve psikoterapinin çocuk tecavüzleri başta olmak üzere gerçek yaşam sorunlarına nasıl sırtını döndüğünü tartışır. Onun akıbeti de, aynen Ferenczi gibi olur. O da aforoz edilir.
1999 Nisan'ında, Adana'da gerçekleşen Çocuk Psikiyatrisi Kongresi'nde, davetli konuşmacı olarak yaptığım 'Terapisiz Yardım' başlıklı konuşmayla, benim bilebildiğim kadarıyla, bu konuyu -Freud'un çocuk tecavüzleri gerçeğini örtbas edişini ve psikiyatri/psikoterapi/klinik psikoloji camiasının gerçek yaşam sorunlarına duyarsızlığını- Türkiye'de umumun ortasında muhtemelen ilk kez dile getiren kişi olduğumda, benim akıbetim de Ferenczi ve Masson gibi olur. Psikiyatristler can havliyle kürsüyü işgal ederler, mikrofonu elimden alarak konuşmamı engellemeye çalışırlar.
Asıl Kızmamız Gereken/
Sayısız taciz/tecavüz kurbanı, doğrudan yardım göreceklerine, yani taciz ve tecavüze ilişkin şikâyetlerini dinleyen, inanan ve acılarını paylaşan birini bulacaklarına, 'psikolojik tedavi/terapi' adı altında yüz yıldır suistimal edilmiş durumdalar, zira son çare olarak 'terapiste' başvuran ve yardım arayan insanlar, hemen her seferinde, bir duvarla -terapistin süperegosuyla- karşılaşarak ve anlattıklarının gerçek değil de fantezi olduğu kendilerine söylenerek, ikinci kez travmaya maruz kalmışlardır. İşte bu sözde terapi eliyle yaşatılan ikinci ve hatta zincirleme travmanın baş sorumlusu, bir yanılsama/yanılgı üzerine inşa edilen psikanaliz kuramının ve yeni 'ruh sağaltımı' anlayışının kurucusu Freud'dur.
Düşünsel kısırlıktan ve entelektüel lafazanlıktan mustarip psikiyatri/psikoterapi camiasının önde gelen isimlerinden ‘varoluşçu’ psikiyatrist Engin Geçtan, 'hastasıyla' kurduğu ilişkiyi şöyle tanımlar: "...tedaviye gelen kişilere bazen odada üç kişi olduğumuzu söylerim. Ben, o ve o. Ya da, benim egom, onun egosu ve onun süperegosu (benim süpergomun ortalıkta olmadığı varsayımı ve umuduyla)." (Varoluş ve Psikiyatri, s. 136, vurgu benim. Ü.Ö.) Ne vahim, vahim olduğu kadar da tehlikeli bir varsayım ve yanılsama. Freud'un icat ettiği süperegonun, kendisinden yardım isteyen, tacize/tecavüze uğramış kadınlara karşı, bizzat Freud'un kendi kişiliğinde terapi sürecine nasıl hakim olduğunu görüyorsak, psikiyatrist kimliğine ve statüsüne sıkı sıkıya sarılan Engin Geçtan'ın da (bkz. Varoluş ve Psikiyatri), ondan çok daha geri bir psikoterapi pratiği içinde olan diğerlerinin de, terapi uyguladıkları ofislerinde nasıl bir tavır sergilediklerini bir yana bıraksak bile (bunu bilebilmemize imkân yok, çünkü her şey işlerine geldiği üzere gizlilik prensibine sadık bir şekilde yürütülüyor), bu konulara ilişkin umumun ortasında hiçbir tavır göstermediklerine baktığımızda, süperegolarının 'ortalıkta' olduğunu görebiliriz.
Ortalıktadır, zira, araştırmalara göre, genel popülasyonda 18 yaşın altındayken cinsel tacize uğramış kadınların oranının yüzde 10 ila yüzde 40 arasında olduğu (kesinlikle yüzde 10'un altında değil), psikolojik yardım almak için psikiyatriste başvuranlar arasında ise bu oranın yüzde 70'lere çıktığı tespit edilmiş durumda (fiziksel ve manevi tacizi buna ekleyince oran nereye yükselir acaba?). Düşünebiliyor musunuz, bir psikiyatriste başvuran her 10 kadından en az yedisi, hadi insaflı davranalım, en az dördü-beşi, 18 yaşın altında cinsel tacize uğramış durumda ve psikiyatristler arasında bu konuda söz alan bir kişiye bile rastlamıyorsunuz.
Rastlayamazsınız, zira, bu konuda söz almak, mesleki anlamda olsun, toplumdaki konumunuz açısından olsun size kazanç getirmez. Bilakis, bu konulara bulaşmanız, özellikle ticari anlamda sonunuzu hazırlayabilir. Üstelik, bu konular, bu konularla ilgileneni de, bu konular hakkında yazanı da, yazılanları okuyanı da, son derece rahatsız eden konular. Dolayısıyla, inkâr edilmesi, en azından gözden ırak tutulması, ya da hakkında konuşulmaması tercih ediliyor.
Tecavüze uğrayan kızın 'rıza gösterdiğini' düşünmeyi tercih eden on iki hakime kızalım kızmasına, ama ondan daha fazla kızmamız gereken, insana yardım etmeyi, acısını dindirmeyi, sorunlarını çözmeyi veya sorunlarının çözümüne yardım etmeyi amaç edinmiş bir kurumun -psikiyatrinin- yüz yıldır ne yapmış ve hâlâ da ne yapmakta olduğudur.
________________________________________________________________________________
Üstün Öngel
Sosyal Psikolog
Eğitim Fakültesi, Çukurova Üniversitesi, Balcalı, Adana, 01330
Tel: iş:(322) 338 71 50; ev: (322) 457 74 50; 0543 573 30 31
________________________________________________________________________________

 

 

  10397 kez okundu.
    Gara Tasarım - 2006   Sayfa 0.165 saniye'de oluşturuldu.